Israil devletini kim kurdu ?

Koray

New member
Bir süredir aklımı kurcalayan bir soruyu araştırırken notlarımı toparlamak istedim: İsrail devletini gerçekten kim kurdu?

Bu soru ilk bakışta tek cümlelik bir cevap istiyor gibi görünüyor. Bir isim söylemek kolay: “Kurucu lider şu kişiydi” ya da “şu hareket kurdu” demek rahatlatıcı olabilir. Ama konuya biraz yaklaşınca bunun yalnızca bir kişinin, tek bir halkın ya da tek bir siyasi kararın hikâyesi olmadığı görülüyor. İsrail’in kuruluşu; Avrupa’daki milliyetçilik akımları, Yahudi diasporasının tarihsel deneyimi, Osmanlı sonrası Orta Doğu düzeni, Britanya mandası, savaşlar, uluslararası diplomasi ve bölgesel toplumların karşılıklı beklenti ve korkularının iç içe geçtiği çok katmanlı bir süreç.

Bu yazıda “kim kurdu?” sorusunu farklı toplumların ve kültürel bakışların içinden ele almaya çalışıyorum.

Tek cümlelik cevap: İsrail’i kim kurdu?

Resmî ve tarihsel anlamda İsrail Devleti, 14 Mayıs 1948’de ilan edildi. Bağımsızlık bildirgesini açıklayan kişi David Ben-Gurion idi.

Ancak bu noktaya gelinmesi onlarca yıl süren bir siyasi hareketin sonucuydu. Bu hareketin merkezinde modern Siyonizm bulunuyordu. Modern siyasi Siyonizmin en çok anılan teorik figürlerinden biri Theodor Herzl olsa da Herzl İsrail’in ilanını göremedi; onun etkisi daha çok fikir ve örgütlenme düzeyindeydi.

Dolayısıyla “İsrail’i Ben-Gurion kurdu” demek eksik kalır; “Siyonist hareket kurdu” demek de tek başına yeterli değildir. Kuruluş, uluslararası sistemin ve bölgesel dönüşümlerin ortak sonucuydu.

Avrupa perspektifi: Güvenlik, uluslaşma ve modern devlet fikri

Avrupa’dan bakıldığında İsrail’in kuruluş hikâyesi çoğu zaman Yahudi toplumlarının yüzyıllar boyunca yaşadığı dışlanma, antisemitizm ve ulus-devlet çağındaki kimlik arayışlarıyla ilişkilendirilir.

19. yüzyılda Avrupa’da ulusal hareketler yükselirken birçok topluluk kendi siyasi egemenliğini talep etmeye başladı. Yahudi entelektüellerin bir bölümü de aynı dönemde “dağılmış topluluk yerine egemen bir siyasi yapı” fikrini tartışmaya başladı.

Özellikle Dreyfus Olayı gibi olaylar bazı çevrelerde güvenliğin yalnızca vatandaşlıkla değil, devlet sahibi olmakla sağlanabileceği düşüncesini güçlendirdi.

Ardından Holokost Avrupa ve dünya kamuoyunda çok derin bir kırılma yarattı. İsrail’in kuruluşunu destekleyenlerin önemli bir kısmı bunu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda tarihsel bir güvenlik meselesi olarak gördü.

Burada düşünmeye değer bir soru var: Bir toplum uzun süre güvensizlik deneyimi yaşadığında, siyasi çözüm olarak devlet kurma fikri ne kadar kaçınılmaz hale gelir?

Arap toplumlarının bakışı: Kuruluş mu, kayıp mı?

Aynı olaya Arap toplumlarının önemli bir kısmı tamamen farklı bir gözle bakar.

Filistinli Arap hafızasında 1948 yalnızca yeni bir devletin kuruluşu değildir; aynı zamanda Nakba olarak anılır.

Bu perspektifte mesele, “bir devlet kuruldu” anlatısından çok “mevcut toplumsal düzen dönüştü ve insanlar yerinden edildi” deneyimi etrafında şekillenir.

Burada kültürel hafıza çok belirleyicidir. Aynı tarih, bir toplum için bağımsızlık; başka bir toplum için kayıp ve kopuş anlamına gelebilir.

Orta Doğu’daki kolektif anlatılarda aile, toprak, komşuluk ilişkileri ve kuşaklar arası hafıza oldukça güçlü olduğu için, siyasi olaylar sadece diplomatik belgeler üzerinden değil günlük yaşam deneyimleri üzerinden hatırlanır.

Bu nedenle bölgedeki tartışmalar çoğu zaman yalnızca sınırlar veya anlaşmalar etrafında değil; aidiyet, adalet ve tarihsel tanınma üzerinden yürür.

Küresel güçler ve yerel aktörler: Dışarıdan kurulan mı, içeriden inşa edilen mi?

İsrail’in kuruluşunu anlamada en ilginç noktalardan biri şu: Süreç ne tamamen dış güçlerin ürünüydü ne de tamamen yerel bir hareketin doğal sonucu.

Balfour Deklarasyonu önemli bir dönüm noktasıydı. Ardından Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan 1947 bölünme planı geldi.

Ama uluslararası belgeler tek başına devlet yaratmaz.

Yerel yerleşim ağları, ekonomik kurumlar, eğitim sistemleri, savunma yapılanmaları ve göç hareketleri de süreci belirledi.

Bu bana başka bir soruyu düşündürüyor: Devletler önce haritalarda mı kurulur, yoksa insanların gündelik hayatlarında mı?

Farklı kültürlerde liderlik algısı: Bireyler mi, ilişkiler mi?

İlginç olan şu ki aynı tarih farklı toplumlarda farklı kahramanlık anlayışlarıyla anlatılıyor.

Bazı kültürlerde tarih daha çok kurucu liderlerin, siyasi stratejilerin ve bireysel başarı hikâyelerinin üzerinden okunuyor. Bu yaklaşım erkeklerde daha görünür olabiliyor; ancak bu biyolojik bir özellik değil, sosyal beklentiler ve eğitim kalıplarıyla ilişkili bir eğilim olarak tartışılıyor.

Buna karşılık başka toplumsal anlatılarda ilişkiler ağı, ailelerin deneyimleri, toplumsal dönüşüm ve kültürel sonuçlar daha fazla öne çıkabiliyor. Bu bakış kadınların anlatılarında daha sık görülebiliyor; fakat bu da kesin bir ayrım değil.

İsrail’in kuruluşunu ele alan sözlü tarih çalışmalarında iki yaklaşımın da izleri görülüyor:

– “Kim karar aldı?”

– “Bu karar insanların hayatını nasıl değiştirdi?”

Bence bu iki sorunun birlikte sorulması tarih okumayı daha derin hale getiriyor.

Türk ve bölgesel bakış: Devlet, egemenlik ve tarihsel mesafe

Türkiye’de konu genellikle Osmanlı sonrası düzen, uluslararası hukuk, bölgesel dengeler ve Filistin meselesi üzerinden tartışılıyor.

Çünkü Osmanlı döneminde bölgenin uzun süre aynı siyasi çatı altında bulunmuş olması, Türkiye’deki tarih algısını Avrupa’dan farklılaştırıyor.

Burada dikkat çeken nokta şu: Bölge toplumlarında tarih genellikle hâlâ yaşayan bir hafıza gibi ele alınıyor. Bu nedenle 1948 sadece arşivlerde duran bir tarih değil; güncel siyaset, kimlik ve uluslararası ilişkiler içinde hâlâ etkili bir referans.

Sonuç: “Kim kurdu?” sorusunun arkasındaki daha büyük soru

İsrail devletini yalnızca tek bir kişi kurmadı.

Siyasi Siyonist hareketin örgütlenmesi, Yahudi diasporasının tarihsel deneyimi, Avrupa’daki dönüşümler, Britanya yönetimi, uluslararası diplomasi, bölgesel çatışmalar ve yerel toplumsal dinamikler birlikte bu sonucu ortaya çıkardı. Resmî ilanın yüzü Ben-Gurion’du; fakat tarihsel süreç çok daha genişti.

Belki de daha ilginç soru şu:

Bir devletin kuruluşunu değerlendirirken yalnızca onu kuranları mı konuşmalıyız, yoksa kuruluşun başka toplumlar üzerindeki etkilerini de aynı ciddiyetle ele almak mı gerekir?

Tarih bazen tek bir cevabı değil, aynı olayın birbirinden çok farklı ama birlikte anlaşılması gereken hafızalarını önümüze koyuyor.

Kaynaklar (E-E-A-T yaklaşımıyla):

– Der Judenstaat

– A History of Israel

– The Ethnic Cleansing of Palestine

– The Iron Cage

– United Nations belgeleri (1947 bölünme planı)

– Encyclopaedia Britannica tarih dosyaları

– Farklı bakışları karşılaştırmak amacıyla tarih yazımı ve sözlü tarih çalışmaları üzerine akademik incelemeler.
 
Üst